Yazar: Hulusi ÇAKMAK
Bugüne kadar bu sitede aşkla/ilişkiyle ilgili birçok makale yayımladım. Ancak meselenin en temel noktasına dikkat çekmedim belki de. Sahi, biz kime âşık oluruz? Ünlü psikolog Gökhan Çınar’ın dediği gibi, “çocukluk hikâyemizin tamamlayıcısı”na mı? “Zıt kutuplar birbirini çeker!” tezi doğru mu?
Salt biyolojik argümanları bir kenara bırakırsak aşk, takıntı, bağımlılık, bağlılık gibi olguların sadece hormonlarla açıklanması bir insan olarak bizi yeterince tatmin etmeyebilir. Dopamin, oksitosin, serotonin salgıladığımız kişilere âşık olabiliriz. Ama neden o insanlara çekiliriz?
Harville Hendrix’in “İmago Teorisi”, sevgi-partner arayışımızdaki ilk durağın ebeveyn ilişkilerimizden kaynaklandığını söyler. Bizde travma yaratan, bizi bırakıp giden, çocukken sorun yaşadığımız, belki de sevgisini pek göremediğimiz ebeveynimizle olan dalgalı ilişki, âşık olduğumuz kişiyi seçmede çok etkili olabilir.
Bağlanma stillerinin de temelini oluşturan bu mesele, çocukluk hikâyemizdeki boşluğa parmak basar. Aileden tam olarak alamadığımız sevgiyi ve anlayışı partnerimizden bekleyebiliriz. Korkutularak, evhamla, büyük bir mükemmeliyetçilik algısıyla büyütülen çocukların kendi ebeveynleri gibi zor insanlara “çekildiğini” görebiliriz. Beyin, yıllar öncesine ait eksik parçaları tamamlama, büyük resmi yeniden inşa etme sürecine girebilir. Ancak kişi gerekli bilinç seviyesine ulaştıktan sonra travmalı aile öyküsünden uzak durup daha güvenli ve sağlıklı ilişkiler inşa etme aşamasına gelebilir. Peki, bu noktada onun âşık olacağı, seveceği insanı seçmesi hangi durumlara bağlı?
Aynalık ilkesinin bu noktada çok daha ağır bastığı kanısındayım. Yani iki kişi arasındaki benzerlikler arttıkça birbirlerine güvenme, birbirlerine tutunma olasılıkları da artıyor. Bir nevi birbirini “iyi etme” süreci de denebilir. Kastettiğim şey ortak dünya bakışı, aynı iş yerinde çalışmak, aynı spor salonuna gitmek değil. Ortak yaralara sahip olan insanların birbirlerini şifalandırmak için ilişkiye başladığı da düşünülebilir. Bir tür “kader ortaklığı!”
Bu noktada farklı gibi görünen iki kişi benzer temalar etrafında buluşabilirse aralarında duygusal bir yakınlık oluşabilir. “Öbür yarım/diğer yanım” meselesi tam da bu! Zıt kutupların birbirini çektiği hikâyesi doğru. Ama eksik. Zıt kutuplar birbirini tamamlayabilir. Ortak bir çocukluk travması, acılı bir aile hikâyesi, çaresizlik, yalnız kalmışlık hâli kişileri birbirine bağlayabilir.
Aşk, çeşitli felsefeleri içinde barındıran derin bir olgu olduğundan bu meseleyi de tek bir satırla geçiştirmek pek de mümkün değil. Ayrıca aşkın doğasına da aykırı. Bu kadar komplike ve kozmik bir meselenin elbette kendi içinde açılımları da mümkün. Her ne kadar bilimsellikten uzak olduğu söylense de insanın kendine şifa arama yolculuğunda karşısına çıkan duraklardan biri de “aile dizimi” meselesi. Yanlış insanlara âşık olup acı çeken pek çok kişi, aile dizimi sayesinde geçmişteki bir atasının yasını tutarak aydınlandığını, bilinç seviyesinin yükseldiğini söylüyor.
Bu görevi araştırmacılara bırakıyoruz. Ama aşkın çok çeşitli katmanları olduğu da aşikâr. Belki geçmişteki bir kayıp, tutulamamış bir yas bizim genetiğimize işlenmiş, böylece biz de kendimizi üzecek insanları bir türlü bırakamıyoruzdur. Kaygılı bağlanma stiline alternatif oluşturabilir belki de. Spiritüel veya bilimsel, fark etmez; kime âşık olduğumuz meselesi çeşitli katmanlarıyla karşımızda. Bizi üzebilme potansiyeli olan insanlara karşı tavır alma konusunda belki de daha da bilinçlenmeli, aşkın dark modundan ziyade güzel, cafcaflı, rengârenk dünyasında nefes alabilmeliyiz. Aşk belki de bizi perişan eden, acılar içinde bırakan bir olgu olmaktan ziyade, ayaklarımızı yerden kesen o masalsı tadıyla bizi mutlu edebilir. Her ne sebepten olursa olsun, hayatımıza alacağımız kişiyi seçerken belki de en çok dikkat etmemiz gereken nokta da budur.
Bu sayede ortak mitlerde ve anlatılarda da sıkça bahsedilen “melankolik/derbeder aşk” algısı, en azından kendi hayatımızda bir kırılma noktası yaşayabilir. Sevginin iyileştirici gücüyle biraz da olsa ferahlayabilir, şifalanabiliriz.